Skip to end of metadata
Go to start of metadata

Giriş

20. yüzyılın ilk yarısında yaşamış büyük İslam mütefekkiri Bediuzzaman Said Nursi'nin "İman Tevhid'i, Tevhid Teslim'i, Teslim Tevekkülü, Tevekkül de Saadet-i Dareyn'i (İki Ev'de Mutluluğu) iktiza eder (gerektirir)" tesbiti kaç gündür aklıma takılıp duruyordu. Anlamadığımdan, ya da yeni manalar aradığımdan değil. Nedense bir türlü aklımdan çıkmıyordu. Daha sonra kendi kendime hasbihal yaparken, genellikle yeni Müslüman olmuş birisine Kitab'ın emirlerini tebliğ ederken, karşı tarafın doğal olarak "Neden ama? Hikmeti, manası ne bu emrin?" sormaları aklıma geldi. Sanki bir çeşit "Ama niçin bu emre uyayım ki, eğer anlamı yoksa?!" sorusu yankılandı kafamın derinliklerinde. Düşündüm uzunca, ve daha iyi anlayayım diye bir az da bu emirlerin indiği devre indim. Kendimi ve bu soruları soran nice yeni müminleri, bin beş yüz sene önce onların yerinde olan şahısların - Ashab-ı Kiram'ın - yerine koydum. Ve işte o zaman anlamaya başladım: sorun emirlerin hikmetlerinde değildi! Sorun bizim yanlış soruyu sormamızda, kendimize sanki ne söylense aklımızın hemen alacağı yönünde bir inanışa (ya da buna neden olan ego'muza) sahip olmamızda yatıyordu. Halbuki gerçek hayatta biz hikmetleri öğrenmek için uzun eğitimlerden geçer, hayat tecrübesi ve bilgisi edinir, hayatta sınanır ve uzun yıllardan sonra eğer şanslıysak (ve/veya "liyakat kesbediyorsak") hikmetlere öyle ulaşırız. Ama nedense konu din gibi mevzulara gelince çifte standarta gidiyormuşcasına anında cevaplar talep ederiz..Bu bağlamda, Ustat Bediuzzaman'ın yukarıdaki sözü aklıma geldi.

"İman Tevhid'i, Tevhid Teslim'i, Teslim Tevekkülü, Tevekkül de Saadet-i Dareyni İktiza Eder"

Dikkat edersek, burada bir sıra var, tam bir sebep-sonuç zincirlemesi gibi bir şeyin diğer şeye götürdüğü vurgulanıyor. Herhangi iki nokta arasında yolculuk etmek isteyen birisinin menzile ara aşamaları sırasıyla ve doğru bir şekilde - sabır, azim ve kararlılıkla doğru soruları sorarak; hatta bunu ampirik düşünme tarzına bile benzetebiliriz - geçerek ulaşabileceğini söylüyor. Peki nedir bu aşamalar?

İman

Kitap yedi ayetlik, Fatiha denen, anlamca "Kitab'ı Açan" manasına gelen sureyle başlar. Bir nevi Kitab'ın amacını özetler. Amaç: İnsanlığın hep rehbere ihtiyacı olması, bunu dua ile en azım bir şekilde dillendirmesi ve duanın kabuludur.

Sure, her azim söz gibi önce Söz Sahibini över, O'nu tanıtır: "Rahman ve Rahim Olan Allah'ın adıyla! Alemlerin Rabbi olan Allah'a hamd olsun! O Allah ki, Rahman (tüm yaratıklara dünyadayken ...) ve Rahim (ve sadece Müminlere hem de ahiretteyken merhametlidir)'dir. Din gününün (mahşer'de Hesap günü) Sahibi'dir." Buraya kadarı övgü ve tanıtımı kapsar. Daha sonra insanlıpın her zamanki duasını dillendirir: "Sadece Sana kulluk eder ve sadece Sen'den yardım dileriz!" ve bu cümleyle sureyi özetler: "Bizi Sırat-ı Mustakim'e (doğru yöne götürecek yola) yönelt!". Ve surenin geri kalanında bu yolun vasfını duamızın son parçası olarak sıralar: "O yol ki, onda nimet verdiklerini yöneltmişsin; gazabına düçar olanları ve dalalete düşenleri değil!".

"Sırat-ı Mustakim" nedir? Neden "yol" anlamına gelen "sırat" kelimesi kullanılmış da, sadece "yön" anlamına gelen "istikamet"le yetinilmemiş? Azacık düşününce, nedenini bulmak da zor değil: birisi bizden bir yol tarifi isterse, gideceği yerle aramızda bir nehir varsa ve geçmesi gereken köprü farklı yondeyse adama sadece yönü gösterip nehirde boğulmaya gondermeyiz. Adama yolu - ne kadar başlangıçta ters istikamette olsa bile - gösterir, hedefe nasıl varacağını anlatır ve sağ salim oraya varmasını sağlarız. Sadece bu tek ayette dünyalarca hikmet yatıyor: bir çoğumuzun "Kalbim temizdir, ben kurtulurum", "İnsan aklı üstündür, biz Yaratan'ımızı kendimiz bulabiliriz, peygamberlere ne gerek var?!", "Gideceğim nokta bellidir, gerisi kolaydır" misalinden nice iddiaları ta baştan çürütüyor, sanki "Ey Ademoğlu! Yönü bilsen de yolu bilmen mümkün değil! Halin ne olur Rehber'ler göndermezsek!" diyor bizlere. Ve Fatiha böylece bitiyor ve talebimize cevap olarak Kelam Sahibi mesajına "Elif! Lam! Mim!" diye Bakara suresine başlayarak, oradan itibaren duamıza icabet ediyor. 

Buna kısaca İman Talebi de diyebiliriz. Zincir buradan başlar.

Tevhid

Terim olarak "Allah'ın Bir olma gerçeği" demek olan bu terim, iman talep eden birisinin elde etmesı gereken ilk şeydir. Allah'ın Tek ve Yek (ki, bu Ehad ismiyle de bilinir - hem tek, hem de benzersiz, "unique" olan demektir) olma gerçeğini bu aşamada insan öğrenir. Din bunu çeşitli şekillerde bize öğretir: Mantık kullanarak, Peygamber mucizelerini direk delil olarak, dünyadakı Yaratılış mucizelerini (Tekvin) indirek deliller olarak göstererek vs yöntemlerden süzerek bize Yaratan'ın tek olması gerektiği gerçeğini anlatır. Ustat Bediuzzaman Hazretleri Risale-i Nur külliyatında bunu çok güzel yöntemlerle anlatır. Konumuz dışına çıktığı için bu derin konuyu o kitaplara ve benzeri diğer muazzam eserlere havale ederek devam ediyorum.

Teslim

Bu konumuz genellikle Tevhid, Teslim ve Tevekkül üçlüsünde ve bu üçlünün özellikle Teslim kavramı uzerinde yoğunlaşıyor. Kelime olarak anlamını söylemeğe gerek olduğunu zannetmiyorum. İman'dan sonra dini tamamlayan, İman'ın altı İtikat (İnanç, "Faith") şartından sonra, dinin diğer yarısı olan Muamelat (ameller, uygulamalar, inanan kişinin yapacağı işler) şartları olan beş şartı kapsar. Tevhid aşaması geçerek, Söz Sahibi'nin nihayi Söz yetkisine sahip olduğunu anlayan mümine böylece nasıl ram olacağını, ona nasıl kulluk edeceğini açıklar. Bir sultanın, yöneticinin hüzuruna çıkarken nasıl gelişigüzel çıkamadığımız gibi, belli protokol, prosedürleri nasıl takip ediyorsak - ki, bu götürdüğümüz hediyelere kadar işler: her hediyeyi götürüp de sultana hakaret edemeyız - aynen öyle, Alemlerin Sultan'ı olan Zat'ın hüzuruna çıkmanın yolunu, yordamını ve saygılı olmanın prensiplerini anlatır. Eskiler bu nedenle hep "İslam'ın altı şartının yedincisi haddini bilmektir!" derlerdi. Tevhid, Fatiha'nın özeti olan ayette "istikamet" iken, Teslim de o yöndeki hedefe varılacak "yol"dur. Bu, Tevhid'e akılla varılabilse bile, hiçbir şekilde Teslim'in prensiplerine rehbersiz ulaşılamayacağını gösterir. Mümin birisi sadece dinle müslim olur demektir bu.

İşte bu noktada konumuza gireriz: "Neden X emrine uyayım ki? Hikmeti nedir?" sorusunun yanlışlığını burada anlarız, zira bu noktadaki birisinin - dinin Teslim mertebesiyle yeni tanışmış kişinin - sorması gereken soru bu değildir. Bu soru bir sonrakı aşama olan Tevekkül aşamasının sorusudur. Teslim aşamasında tam tersine, Tevhid'de öğrendiğimiz ve kendimize ispat edip oturttuğumuz ana nedenler ("premise") olan "Söz Sahibi'nin hükmü mutlaktır, nihayi söz O'na aittir, Kaynak O'dur. Doğru söyler, Vadine sadıktır," (ki, bunlar dikkat ettiyseniz Allah'ın 99 güzel isminin tanımlarıdır) gerçeklerini düstur ediniriz, ve Teslimin gerektirdiği gibi o noktada "Yalan söylemeyen Zat'tan doğal olarak sadece doğru çıkar ve son Hüküm ve Güç O'na ait olduğundan tabi ki O'nun dediklerine uyulur" der ve teslim oluruz. Bir çeşit haddin, sınırların ne olduğunu Kıyasla kendimiz anlar, sonra da bu anlayışı uygulamaya dokeriz. Burası yolun sonu değil, tam tersine başlangıcıdır, ki, İslam'ı din olarak alemşümül kılan da bu sırdır. Kitap ve Sünnet bizi bu iki önemli başlangıca - tevhid ve teslime - hazırlar, teçhiz eder ve hayata atar; son aşama olan tevekkülle başbaşa bırakır ("Beşikten kabre kadar ilim öğreniniz", "İlim Çin'de bile olsa peşinden gidiniz!" hadisleri vs). Hikmet denen sırra hayat yolunda kendimizin ulaşmamıza teşvik eder. İlk inen ayet olan Alak suresini bile "IKRA!" emriyle başlar ki, "OKU!" demektir. İşte bu sır, Ashab'ı Ashap yapan sırdır: onlar tevhid ve teslim safhalarında bizim sahip olmadığımız iki kritik avantaja sahiplerdi: Peygamber ve Vahiy. Bu insanlar, Kitap satır satır inerken oradalardı. Bu insanlar için Tevhid safhası şimşek hızıyla katedilmişti: vahiyle, Peygamber Efendimiz'in direk terbiyesiyle, mucizeleriyle Ashab-ı Kiram Allah'ın ehadiyatını büyük hızla öğrenmiş, sonra da İslam'la amellenmiş ve hazır kıvama gelmişlerdi. Onunçun bir çok İslam aliminin de söylediği gibi, belki spesifik noktalarda - ilim, bilmek konusunda vs - onlar geçilebilinse bile, toplam keramet noktasında onlar varılamaz ufkun insanlarıdırlar.

Teslimi özetlesek, bu safhada sorulması gereken sorunun doğru soru olması gerekir ki, doğru cevap alınsın. Hikmet değil, teslimiyet bazlı, tevhidde oturtulan "premise"ler üzerinden hareket edilerek, Kıyas mantığı üzerine hadlerin ne olduğu belirlenerek sorular oluşturulmalı ve buradan yola çıkılmalıdır. Kitap ve Sünnet bu iki başlangıç safhayı gereken şekliyle ele alır, bunlarla ihtiyacımız olan minimum donanımla bizleri donatır, daha sonra sonraki aşamalar için ekstradan teçhizatı kısmen sunar ve ilim yoluna, hikmet yoluna bizleri iter. Ki, ecdad bu sırrı çok iyi anlamış, ve bunun sonucunda da İslam coğrafyası erken yıllarında ilmin (evet, sadece bilimin değil) bir çok dalında akılları durduran keşifler ve yeniliklere imza atmışlar.

Tevekkül

Tevekkül kelimesinin sözlük anlamı "vekil kılmak, başkasına havale etmektir". Vekil kelimesinin anlamı da "yardımcı" demektir ki, jenerik "yardımcı" anlamından "asistan" anlamındaki yardımcıya kadar ("padişah yardımcısı", "bakan" anlamına gelen "vezir", "vekil" makamları vs) anlamlarını kapsar.

Tevekkül olgusu dinde kendini en güzel şekilde "dua" kavramıyla özetler. Dua da sozle ("qavli") ve amelle ("fiili") olmak üzere iki birbirini tamamlayıcı kısma ayrılır. Bu kısımlar herzaman birlikte varlar, biri olmadan diğeri olmaz. Dua sırrı bu iki kısımdan herhangi birinin eksikliği sırasında bozulur. Buna tevekkül deriz. Yani "atı Allah'a havale etmek"ten önce (kavli dua), atın başını bağlamamız şarttır (fiili dua). Yani çalışmayan yemez. Yani "God doesn't help those who don't help themselves".

Bu aşamada ilim ve hikmet arayışı, hayat sırrı devreye girer. Bu aşamadaki gelişmelerle insanlık uygarlık oluşturur ve tekamül ("gelişme", "mükemmelleşme" anlamına gelen, Türkçe'de "Evrim" diye kullanılan kelime) geçirir. Bu safhada "NİYE?!" sorusuna cevaplar aranmaya çalışılır: bu soruların bazıları hızlı cevap bularken, bazıları asırlar sürebilir. Bu aşama saygısızca sorgulama ve meydan okuma aşaması değil, hakikatlerde hikmet arama aşamasıdır. Fatiha'yı özetleyen ayetin söylediği gibi önce yönün göstermesi, sonra o yöne giden yolun aydınlatılması, nihayetinde de varılan noktaya gelindikten sonra, o noktanın, o makamın korunma safhasıdır - ki, korumak her zaman kazanmaktan daha zordur. Tevekkül böylece İman talebiyle yola çıkan birisini Tevhid sırrından geçtikten sonra, Teslim'le donatılmış halde bulur ve hikmet zırhıyla korumaya alır, ta ki hayat yolculuğu bitene kadar bu zırhla korunasın. Yolculuk selametle bitince de Saadet-i Dareyn, yani "iki cihanda mutluluk" elde edilmiş olur.

Özet

"Her sorunun cevabı vardır. Herkesin kaybettiği nokta yanlış soruların sorulmasındadır." - Richard Diaz..

"İman Tevhid'i, Tevhid Teslim'i, Teslim Tevekkülü, Tevekkül de Saadet-i Dareyn'i iktiza eder" - Bediuzzaman Said Nursi, SözlerYirmi Üçüncü Söz, sayfa 284.

  • No labels